24 Ağustos 2005


Istanbul'da ki evden gitmeden 1 gun once Maco'nun resmi, gercekten ozluyorum onu.

internet baglantisi

Internetimiz sonunda baglandi Yahoo 3.mbit ama yalan, 2.5 gozukuyor testlerde, bir de Turkiye'de ki sayfalari acarken normal 256 gibi davraniyor. Bakalim acilacak zamanla umarim.

20 Ağustos 2005

Maco


Köpeğim maço 12 yaşında bir cooker. Onu 1 aylıkken aldığımızda ben orta biri yeni bitirmiş yaz tatilindeydim. İşin ilginç tarafı ne kadar köpekleri çok sevsem de eve köpek alma fikri benden değil annemden çıkmıştı. Ben çok sevinmiştim tabi, sanırım o zamanlar çok kendi içime kapanık bir çocuk olduğum için bunun benim için iyi olacağını düşünmüşlerdi. Eminönü'nden almıştık Maço'yu, istediğimiz cins belliydi, cookerlar apartman içi için ideal büyüklükte hayvanlardı ve bizim bir tanıdığımızda vardı, onlardan çok cana yakın köpekler olduklarını da biliyorduk.

Maçoyu ilk gördüğümde bir kafesin içindeydi ve o gün gelen 10 yavrudan satılmamış olan tek cookerdı. Diğer yerleri de dolaştıktan sonra onu almaya karar verdik, ilk gördüğüm anda o ufak yavrunun başını öne eğmiş mahsun bakışlarını unutmuyorum hiç. Aldığımız yerde veterineri de vardı ve bu yüzden tüm sağlık kontrollerinden geçtiğini biliyorduk. Arabaya bir kutu içinde koyduk, ilk kez arabaya biniyordu ve o yüzden arabanın sürekli hareket etmesinden dolayı bir kaç kez kusmuştu, bunun normal olduğunu ve ilk kez arabaya binen köpeklerin genelde kustuğunu söyledi eve geldiğimizde veteriner. Evde babamın kızmasından korktuğumuz için ona alıştıra alıştıra söyledik ve ismini onun koymasını istedik, o sırada salonda otururken babam maçonun bakışlarına baktı, başı öne eğik bir şekilde duruyor, eğik başından dik dik yukarı bakıyordu o ufacık haliyle, babamda ne kadar maço bakıyor bu dedi ve adını maço koyduk.

Aradan bir hafta geçmişti ki maçonun yavru köpekler de sık görülen kanlı ishale yakalandığını öğrendik. Aldığımız veterinere götürdüğümüzde yapacak birşey yok isterseniz başka bir köpekle değiştirebilirim dedi. Biz de sağlık kontrolünden geçiyor nasıl farketmediniz dedik, başka bir köpekle değiştirmek istemiyordum o sırada maçoya hepimiz alışmıştık. Maçoyu o sırada yeni açılmış olan Animalia hayvan hastanesine götürdük, oradaki veteriner de çok umutlu değildi ama biz gene de onu yaşatmak istiyorduk, bir hafta boyunca sürekli serum verildi, hep başında bekledim. Aşılarını olurken bile hiç sesini çıkartmıyordu, veteriner de şaşırmıştı o kadar uslu durmasına. Evdeyken sürekli eve işiyor ve halılara kusuyordu, bende annemler şikayet etmesin diye kendim geceleri kusmuklarını siliyordum halılardan. Hatta geceleri dua ediyordum Maço mutlu ve uzun bir hayat sürsün diye. Bir ay sonra tamamiyle iyileşmişti Maço. Veteriner çok şanslı bir köpek olduğunu söylüyordu.

Maço çok zeki bir köpek, öğrettiğimiz çoğu komutu öğreniyordu, akşamları sürekli ben gezdiriyordum, sabahları okulum olduğu için annem ama annem işin kolayına kaçmıştı, 4.kattaki evimizden aşağı indiriyor, maçoyu sokağa salıyordu, daha sonra eve çıkıyordu, maçoda sokakta geziyor aradan saatler geçince geliyor apartmanın dış kapısında birisinin içeri girmesini bekliyor, birisi girerken aradan giriyor, 4 kat merdiveni tırmanıp bizim kapıyı tırmalıyordu. Annem bazen de bizim kapıcıya veriyordu çöp toplarken gezsin diye. Ben çoğu kez onaylamıyordum başı boş bırakmasını. Bir gün gene kapıcıyla saldığında köpeği bir araba çarpıp kaçmış yolda. Dördüncü kattan bile acı miyaklaması duyulmuştu köpeğin hemen aşağıya inip maçoyu hastaneye götürdük, yolda arabada kucağımdayken arka bacağından kan akıyordu. Veteriner bacağını sardı, kendi kendine kaynar dedi, bir ay boyunca yürüyemedi Maço, dışarı parka kucağımda taşıyor, ihtiyaçlarını yaptıktan sonra tekrar kucağımda eve götürüyordum. Bacağı sonra kaynadı ama ne yazık ki yanlış kaynadı ve tam eklem yerinde fıtık gibi bir çıkıntı çıktı, bu olaydan sonra eskisi gibi koşamaz oldu Maço. Veteriner ameliyat olması gerekiyor dedi ama yaptırmadık. Hala o çıkıntı duruyor bacağındaki.

Yazları Silivri'deki yazlığımıza gidiyorduk, Maço'nun da orada arkadaşları vardı, seviyordu orayı. Bazen kendi kaçıyor, bazen de annem salıyordu sokağa. Haftasonu bitti ve biz İstanbul'a dönerken bulamadık Maçoo'yu, tüm siteyi arabayla gezdik, o gece eve uğramadı ve bizde gitmek zorundaydık, o gece onu bırakıp İstanbul'a döndük, oradaki komşumuza ve bekçilere söyledik eğer görürlerse diye. Ertesi gece bizim komşunun kapısını tırmalamış, bizim komşunun bile evini ezberlemişti. Yanında dişi bir arkadaşı varmış. Maço'yu hiç çiftleştirmedik, bir türlü bir eş bulamadık ona ama sanırım o zamanlar arkadaşıyla çiftleşmiş olabilir ve belki de Silivri'de bilmediğimiz Maço'nun kırma yavruları vardır. Hiçbir zaman da öyle ilkbahar da ya da beliri dönemlerde azmadı çiftleşmediği için. Kısırlaştırmayı da hiç düşünmedik.

Yıllar çabuk geçiyordu. Bir gün annem gene evden salmış Maço'yu. Maço parkda dolaşırken başka biri almış bunu. Üzerinde tasması olduğu halde. Biz Maço'yu gene kayboldu sanıyorduk, tüm mahalleye kayıp köpek ilanları astık, gidebileceği tüm yerleri dolaştık ama bir iz yoktu. Daha sonra benim bir arkadaşımın kardeşi Maço'yu az ileride ki başka bir siteden bir anne ve çocuğun gezdirdiğini görmüş, kafasındaki beyaz izlerden de o olduğuna eminmiş. Bize apartmanın yerini tarif ettiler, annem de gidip almış köpeği, sahibi olduğunu bildiği halde başkasının köpeğini almak çalmaktan başka birşey değil aslında, çünkü markete ve gazete bayiine astığımız kayıp köpek ilanlarını görmemeleri ve tasmayı farketmemeleri mümkün değil. Daha sonra ertesi gün kadın yanında çalışan kadını bizim eve yollayıp köpek için aldığı tasma, şampuan vs.nin parasını istemiş annemden, annemde bir şey demeden vermiş.

Maço 9-10 yaşlarında gözlerinde katarakt oluşmaya başladı, cooker cinsinde yaşlanmayla sık görülen birşey bu. Önce tek gözünde başladı ve daha sonra iki gözü de tamamiyle beyaz bir tabakayla kaplandı. Şu anda görme kapasitesi sıfır yani kör. Ameliyat için veterinere götürdüğümüzde tek göz için 600 dolar alırım, ayrıca garanti veremem ve bu yaştaki köpeklerin morfinle bayıltılması da çok sağlıklı değil deyince ameliyattan vazgeçtik. Maço evin içinde yalnızca koku duygularıyla ve hafızasıyla dolaşıyordu. Dışarı da da sürekli onceden gezdirdiğimiz rotada gezdiriyoruz boylelikle hic gormeden bile merdivenleri cikiyor yolunu buluyor gerci bazen kafasini tosladigi oluyor ama onu da tasmayla yonlendirmeye calisarak engellemeye calisiyoruz.

Tum bu yasadiklarina ve yasina ragmen Maco hala o kadar hayat dolu ve mutlu bir kopek ki. Simdi ben gene San Jose'deyim ve Maco'ma annemler bakiyor ama huzursuz oluyorum hep, onu gercekten cok ozluyecegim dort ay boyunca. Bazen ortaokulda onun uzun ve mutlu bir yasam yasamasi icin ettigim dua aklima geliyor ve tesekkur ediyorum icimden.

Vardim



Yaklasik sabah 5te uyanip Istanbul havalimanina gitmemle baslayan yolculuk ertesi gun (istanbul zamaniyla) sabah 10 gibi san jose'deki evime varmamla son buldu, yani toplamda 29 saatlik bir maceraydi bunun 20 saati hava da olmakla beraber.

Oldukca yorucuydu ama vardim sonunda, simdi evde eksik cok tabi onun icin bi IKeA'ya gidicez bu cumartesi. Simdilik bu kadar ha birde Outlook benim sacmalamaya basladi gelecegi falan goruyor, yarin gelicek mailleri bugunden gosteriyor falan, bakiniz resime...

17 Ağustos 2005

Yolculuk


Yarın sabah 8:15'te San Fransisco'ya uçuyorum. Buranın saatiyle perşembe sabahı saat 8:00 gibi varmak istediğim yere varıcam. Yani yarın sabah 5 gibi uyanıcağım düşünülürse 28 saatlik bir yolculuk beni bekliyor bunun 18 saati havada olmak üzere.

Bir süre günlük yazamayabilirim. Görüşmek üzere.

16 Ağustos 2005

Japonya depremi

Japonya 7.2 ile sallanmis, yalnizca 59 yarali var ve olu yok. Tabi bunda ki en buyuk etken depremin denizde meydana gelmis olmasi ama Marmara denizinde ayni deprem olsa bizde de olumsuz atlatilabilirmi, sanmiyorum.

Japonya'da Kobe'de 7.3 siddetiyle meydana gelen depremde 6400 kisi hayatini kaybetmisti. Yarın 17 agustos depreminin üzerinden 6 yil gecmis olucak, 7.4 siddetindeki bu depremde 16899 kişi hayatını kaybetmiş, 23781 kişi yaralanmıştı.

Rusya ve Turkiye'de tiyatro

Rusya bu yil tiyatrolarina 14.3 milyon dolar odenek ayirmis, bu rakam Turkiye'de 1 milyon 650 YTL. Yani Rusya'dan yaklasik olarak 14 kat daha az.

Haberin tumu

15 Ağustos 2005

Yüz yaratma


Buradan gördüm bende denedim, pek olmadı ama fazla da uğraşamadım. Buyurun sizde deneyin.

Asfalt Çalışmaları

Ne zaman İstanbul'a dönsem sürekli yollarda bir asfaltlama çalışması var, en geç 1 senede belirli asfaltlar değişiyor. Yurtdışında ise asfalt çalışması çok nadir görüyorum, Amerika'da merak edip sormuştum bu ana cadde ne zaman asfaltlandı en son diye, tamamiyle 7-8 yıl önce dediler, o da çok işlek bir cadde olduğu içinmiş. Çevreyolları dışında hiç bir yama da görmedim asfaltta ki Amerika'da yol üzerindeki araba sayısı Türkiye'dekinden çok daha fazla, araba orada bir zorunluluk olduğu için. Peki sorun ne?

Bence iki sorun var; birincisi asfalt kalitesi "bilinçli olarak" düşük tutuluyor ki aynı ihale bir yıl sonra yeniden açılsın belirli "tanıdık" firmalar ihaleleri kazansın ve belirli kişilere pay versin. İkinci sorun da bazen yolun sadece ufak bir kısmı yama ile kapatılabilecek olmasına rağmen tüm yolun asfaltlanması için ihale açılması. (gene aynı nedenlerden)

Ne var ki Türkiye'nin diğer bölgelerine gidildiğinde aynı şey oraları için söylenemez, doğuda çoğu yol hala toprak (ki bu da daha kolay mayın döşenmesine yol açıyor) Oralara neden yapılmıyor bu asfaltlama çalışması? Çünkü İstanbul'da düzenek hazır, adam 2 km yolu ihaleyle alıyor, 1 yıl sonra bozulacak asfaltı döküyor, parasını alıyor, keyfi yerinde mutlu kolay paradan. Bu düzeneği bozup toz toprak içinde o fakir belediyelere köylere asfalt döşemeye gidilir mi? Peki İstanbul'da asfaltlar çok mu düzgün o kadar çalışma var? Bugün düzgün yarın gene aynı yol üzerinde döşenir asfalt. İnşaat mühendisi bir arkadaşım bu asfalt çalışması yapan bir firmada staj yapmıştı, ben de "o işlerde iyi para vardır" deyince bana "parayı ihaleyi kazanan şirketin başındaki alıyor, mühendis gene asgari ücret alıyor" demişti.

Merak ettiğim bir istatistik var, acaba doğal yolları üzerinde formula yarışları yapılan Monaco'da asfaltlama çalışmalarına yılda ne kadar para harcanıyor ve İstanbul'da yılda ne kadar para harcanıyor sırf bu işe. Çok merak ediyorum, nereden öğrenebilirim acaba bu istatistiği?

Bu nasıl engellenebilir peki? Bağımsız ihaleyi denetleyen kuruluşların olması çok önemli. İhalelerde belirli standartların şart koşulması (ki bu şartlar bağımsız ve "temiz" bilirkişiler tarafından hazırlanmalı) ve daha sonra bu şartların yerine getirildiğini kontrol edecek şeffaf bir denetim mekanizması şart. İkinci iş ise ihale verilirken yalnız İstanbul yolları değil, İstanbul ve doğuda bilmemne köyü için ortak ihale açılmalı böylelikle yalnızca işin kaymağının yenmesinden kurtulunur. Yapılabilecek üçüncü şey ise Devlet İstatistik Enstitüsünün şeffaf ve belirli şekillere sokulmadan istatistikleri hazırlaması (bir istatistik farklı bir biçimde sunulduğu zaman gerçekleri tamamiyle saptırmak mümkün olabiliyor) ve medya da bu karşılaştırılmalı istatistiklere yer vermeli, böylelikle en azından yapılan dolaplar anlaşılır ve hesap sorabilir halk.

13 Ağustos 2005

Güneyde doğup kuzeyli hissetmek

Yıllardır bunun farkındayım, farklılığımın. Genelde soğuk kanlı biri olarak tanımlar beni arkadaşlarım ve bazen duygusuz ve hatta android. Çoğu zaman hiç arayıp sormadığımdan yakınırlar ki bazen haklılar. Kendi kendime bir dağ başında kimseyi görmeden aylarca yaşayabilirim ve gene de yaşamdan zevk alabilirim ama aynı durumda duvarları tırmalayacak bir çok arkadaşım var. Bu güneyli olarak doğup kuzeyli hissetmektir. Bu tam bir arada kalmışlıktır. Güneyde doğduğunuzda herkes sizden onlarınkine benzer davranışlar ve duygular beklerken sizin bunları anlayamamanız, işte arada kalmışlık budur.

Çoğu zaman benden göstermem beklenen tepkileri göstermem ve hatta çoğu zaman tepkisiz kalabilirim, taksiye bindiğimde taksiciyle muhabbet etme ihtiyacı hissetmem yol ne kadar uzun olursa olsun, çoğu zaman ne kadar derin hissetsem de bunu pek dışarı vurmam. Bazen basit duyguları insanların abarttığını düşünürüm, neden bu kadar karmaşık olmalı insan ilişkileri anlayamam. Gösterişten ve olmadığı biri gibi görünmekten nefret ederim. Zevksizlikten her türlü savurganlıktan nefret ederim. Beğenmediğim veya ihtiyacım olmayan bir şeyi sırf almış için almaktan nefret ederim, birşeye karar kılarken çok seçici ve araştırmacı davranırım. Dedikodudan nefret ederim, yan gelip yatan ve herşeyin kolayına kaçan insanlardan haz duymam. Eğlenmeyi pek bilmem, geceleri gezmeyi severim ama eğlence yerlerinden birine girdiğimde sıkıntıdan patlarım, kendimi oraya ait hissedemem ama evde yalnızken müzik dinlerken dans ederim, kendimi inanılmaz enerjik hissederim ve zevk alırım. Sıcaktan aslında zevk almam, soğuk bir teni yapış yapış terli bir tene her zaman tercih ederim. Yanmayı ve güneşlenmeyi sevmem, bronzlaşmanın sağlıksız olduğunu düşünürüm her koşulda (bakınız temmuz ayı bilim teknik, "sağlıklı bronzlaşma yoktur"). Açık tenli insanlardan hoşlanırım. Laubali insanlardan hoşlanmam, yavşak insanların bu kadar sükse yapmasına anlam veremem. İstanbul'da yaya geçidinde durduğum için önümden yaya geçerken arkadan korna çalan taksi şöförlerine anlam veremem. Çok zor sinirlenirim ya da çok zor dışa vururum, kavga etmem. Başkalarının hakkını yiyen insanlardan tiksinirim. Kendi ihtiyaçları gereği kuralları ve başkalarının haklarını çiğneyen insanlardan uzak dururum. Kokoşluktan nefret ederim, "moda akımı" kavramınından hoşlanmam. Sadece koca bulabilmek için üniversiteye giden kızlar bende acıma hissi yaratır.

ama...

Her ne kadar insanlara ihtiyaç duymadığımı hissetsemde geceleri boş sokaklar görmek bende eksiklik yaratır, yalnızca yeni yüzler görmek için istiklalde saatlerce yürüyebilirim. Yardımsever ve hemen dost bulabilen insanlara bir bakıma da sempati duyarım. Denizi ve yüzmeyi çok severim. Tanımadığım bir insanın bana yolda yürüken iyi günler demesi inanılmaz hoşuma gider. Üzerine giydikleriyle değil, davranışları ve düşündükleriyle aydın insanlarla birlikte olmak bana evimdeyim hissini yaşatır. Misafirperverlik çok hoşuma gider, çevremdeki arkadaşlarımı toplayıp onları olabildiğince iyi ağırlayabilmek beni de mutlu eder. Sömürülmeyen sıcakkanlılık beni eğlendirir.

İşte bunlar sarhoş bir kafayla sevdiklerim ve sevmediklerim. Ben nereye aitim?

10 Ağustos 2005

Behnan Shabbir

Lise yıllarında tanıştığım çok başarılı bir ilüstratör arkadaşım. Mimar Sinan'a yetenek sınavıyla birinci olarak girmişti, şimdi de amerika'nın önemli sanat okullarından Savannah College of Art'da burslu olarak okuyor kendisi. Portfolyo sitesine buradan ulaşabilirsiniz. Umarım bu sene ayrı kıyılarda okusakda ortada bir yerde kendisiyle buluşabilirim.

Erim ve Itır, onlarda askerlikten önceki son günlerini yaşıyorlar

Bu fotografta Onur biraz karanlık çıkmış ama askere gitmeden önce 7.5 Ytl'ye aldığı süper dandik saatini görebiliyoruz kolunda


Prens Ata hamakta dinlenirken

Gitaristimiz Baran'ın dün geceki son sözü "O kahve mutlaka içilecek Mert" oldu, ben de "giderayak içilir Baran'cım" dedim.

Hakan ve Aslı'nın askerlik öncesi son günleri

Mini konserde Evren darbuka çalarken, kendinden geçmiş bir halde

Hayk'ın içi yanmış, şarabın tadına nasıl vardığını yüz ifadesinden anlayabiliyoruz.

Mangal Partisi



Dün gece üniversiteden 3 arkadaşımın askere gidecek olmasına ve benim de tekrar California'ya dönmem şerefine benim evde mangal partisi verdik. Erim, Onur ve Hakan'ın kolay bir askerlik geçirmesi dileğiyle.

9 Ağustos 2005


Bu fotograf şu anda wallpaperim ve bana inanilmaz huzur veriyor. Bazen bende kendimi fotograftaki hatunun yanında yukarı doğru tırmanırken tepenin arkasında bir okyanus göreceğimi hayal ediyorum. Sanırım devianart dan bulmustum bunu, çok basarılı olmuş.

8 Ağustos 2005

En büyük pot

Sanırım hayatımdaki en büyük potu Kenya'lı arkadaşımla konuşurken kırdım.

Sıkılmış evde oturuyoruz, hava da çok sıcak. Ben de hadi havuza gidelim yüzer güneşleniriz falan dedim.

O da "tabi benim avuç içlerim beyaz kalmış" dedi. Ben yok sen yüzersin ben güneşlenirim diye toparlamaya çalıştım ama olmadı. Gittik bi yerde pizza yedik sonra.

akşam yemeği hatırası

Bodrum'dayken yaşadığım bir olay şimdi aklıma geldi gene gülmeye başladım kendi kendime.

Gece 11 buçuk civarında ben acıktığıma karar verip sitenin lokantasına gidiyorum yürüyerek ama içimden eminimki kapalı diyorum, şaşırarak o saatte bile açık olduğunu görüyorum. Tek müşteri benim haliyle.

Girişte bekleyen garsonla diyaloğumuz aynen:

-pardon mutfağınız açık mı?
(garson biraz şaşkın bir ifadeyle)
-açık görmek istermisiniz? (diyor ve eliyle hakikaten mutfağı gösteriyor) (ilk şok)
-yok ben yemek yiyecektim onun için sordum
-o da olur (ikinci şok)
-e peki neleriniz var?
-siz ne istersiniz? (üçüncü şok, sanki tüm dünya yemekleri var)
-e varsa bir menü alabilirim, ya da balığınız var mı?
-var tabi
-ne balığı?
-siz ne istersiniz? (dördüncü şok, adam saymaya üşeniyor)
(ben alışıyorum artık)
-varsa bi lüfer alabilirim
(tam oturmak üzere ileri yürürken)
-tabi, oturmazmısınız? (beşinci şok)
-e mümkünse

neyse balık,salata ve bira üçlüsünden sonra hesabı öderken garson

-aslında lüferden 12 alıyoruz ama ben size 10 yazdım
(hani sanki dileniyoruz, bi kolaylık yap falan demişiz, neyse verirdik yani heralde kanı pek bi ısındı bana)
-saolun, iyi akşamlar
-hep gelin (son şok)

(bi daha hiç gitmedim)

Blog spamleri

Demin bir alttaki postuma bir yorum aldım ve şok oldum. Artık spam blogların yorumlarına dek girdi. Muhtemelen türkçe bile bilmeyen biri bana "las vegas entertainment show"dan bahsediyor, ve hatta çok daha muhtemelen böyle biri bile yok ve bu mesaj bir software robotu tarafından yeni update olan postları bulup onlara otomatik olarak reklemını yaptığı yorumu yazıyor.

Yorumlar bloglarda iletişimin, geri beslemenin tek yolu ve bu tür spamler burada da kendini göstermeye başladı, bence bu bloglar için ileride büyük bir tehlike olabilir.

İşaret

"İşaret beklemek yalnızca inançları zayıf olanlar içindir"

7 Ağustos 2005



Ablam ile ben bodrum'da tatildeyken. ablam yedi aylık hamile, ne yazık ki ben doğumda burada olamıyacağım, döndüğümde 2 aylık bir bebek olacak. Cinsiyeti erkek, yakında dayı oluyorum, şimdiden yaşlı hissediyorum.

5 Ağustos 2005

Danışman katili olabilirim

Önümüzdeki dönem amerikada danışman katili olabilirim. Adam mail atmış 2 gün önce diyorki biz programı gene değiştirdik projeler bundan böyle 3 ders olacak 2 değil. Ha birde bu 3 derste farklı dönemlerde alınmalı, ha son olarak yaz okulunda proje derside açmıyoruz. Tam olarak karşılığı biz senin okulunu keyfimizden bir dönem olarak uzattık demek efendim bu. Bir de projede silikon vadisinden bir firmayla ortak çalışmanız gerekmekte, firmayı siz kendiniz bulacaksınız.... Hadii... Ha bir de aynı zamanda okuldan 2 öğretim üyesi de bulmanız lazım projenizi destekleyecek, bunları da kendiniz bulacaksınız. Bir de utanmadan mail adresini koymuş, bişey sormak için 50 tane mail atıyosun hiç cevap yok, sonra telefonda "ben maillerime bakmıyorum, çok öğrencim var çok spam geliyor" diyor şerefsiz. O zaman süs olsun diye mi koyuyosun o mail adresini? 1 senede 3. program değişikliği bu ya, bıktım artık gerçekten. İnanın Türkiye'dekinden daha çok bürokrasi var bu okulda. İnsan diyor bırak bu okulu gel kendi isteğinle 12 ay hatta mümkünse 18 ay askerlik yap, doğuda ölüm korkusuyla soğuktan dağlarda titre ama bu danışman nazlarını, bu salak prosedürleri çekme....

4 Ağustos 2005

2 Bira

Hayatınızda 2 biraya ödediğiniz en yüksek rakam nedir? Yurtdışı ve yurtiçi dahil? Ben en büyük tecrübemi bodrumda yaşadım, kara kaşlı kara gözlü barmene 2 bira ve ne kadar dediğimde bana kısaca "kırk" (40) dedi ve biralar bildiğimiz bakkaldan alabilceğiniz formatta şişede elime verildi. Bende yanlış duyduğumu ümit ederek cüzdanımda nadiren bulunan 50liği uzattım barmene, kara kaşlı barmenimiz para üstünü birde bozuk 1ytl ler şeklinde vererek beni iyice ezdi.

Aynı biraları 2 adım ötede bakkaldan dört milyona alabilceğim mekanda yol üstünde ayakta bir bidonun önünde sıkış tepiş duruyorsun ve türkçe pop müzikle yanınızda dans etmeye çalışan kokoş hanımların dirsek atmalarına maruz kalıyorsunuz. Mekanın dekorasyonu için kullanılan uzun gemi direği aynı zamanda kazıklığı ile orantılı bir yükseklikte.

Masadaki diğerlerinin bir vodka açtırıp 450 ytl hesap ödemesiyle son bulan gecede, züğürt tesellisi olarak en azından 450de ödeyebilirdim denilip evimizde uykuya dalınır. Ayrıca yemekde yenilebilen bu mekanda aynı gece 2 adım ötesindeki merdivelerde farelerin de yürüdüğünü kendi gözlerimle gördüm. Canım Türkiyem.

Bodrum dönüşü


Dün Bodrum'dan döndüm, güzel sakin bir tatildi. Foto.daki ayaklar bana ait (44#) Iki hafta sonra gene dönüyorum California'ya. Gene degisiyor hayatim.

Bu arada eve dönünce babamın benim bonsai agacimi daha çok güneş görsün diye mutfak dolabının üstüne pencerenin tam altına ağustos güneşine bırakmış on beş-yirmi gün boyunca ve temizlikci kadın da haliyle sulamamış orada. Bütün yaprakları dökülmüş, kökü kurumuş. Çok canım sıkıldı gelir gelmez aradım annemi söylendim 2 posta. Şimdi sürekli suluyorum inşallah toparlar ama toparlasa bile 2 hafta sonra dönüyorum gene annemlerin ellerinde ölmeye mahkum bu zavallı bitki.

Radiohead'in bu albüm kapagindaki görüntü çok önceden çocuklugumdan bir yerlerden sanki kafama kazinmis. Görüntü tam olarak ayni degil, gene sivri sivri daglar var ama yesiller yanilmiyorsam gene uçlari karli. Bir de yanardag yoktu, buna benzer gene tepeden çizgi seklinde bir yol geliyor ama beyaz/transparan bir karayolu ya da demiryolu tam belli degil, böyle daglarin arasina dogru gidiyor ve gene yüksekten bayaa ama köprü gibi degil, hiç ayaklari yok. Oldukça futuristik bir görüntüydü ve gökyüzü açık ve aydınlıktı. Bu resim sadece onu andiriyor ama aklimda neren kalmis, nasil kazinmis bilmiyorum ama oraya gitmeyi o kadar çok isterdimki... Belki öldügüm zaman görebilirim oralari da.

20 Temmuz 2005

Bodrum

Burada günler biraz yavaş geçiyor, en büyük sorunum evdeki telefon hattımızın bozulmuş olması bu yüzden yavaş bile bağlanamıyorum internete. Bunun dışında hava sıcak ve deniz oldukça güzel. Biraz dinlenip düzene girmek iyi geliyor sanırım bünyeme, bir de şu sigarayı tekrar bırakabilsem çok güzel olucak. Henüz bodrum merkezine bile inmedim ama çok da ihtiyaç duymuyorum, pek "haydi eller havaya" tipinde biri değilim zaten. Sanırım önümüzdeki bir hafta boyunca bağlanamıycam.

17 Temmuz 2005

Yazlik Adsl

Bir iki saat icinde Bodrum'a gidicem. Orada muhtemelen dial-up ile baglanti kurucam, superonline in baglandigin kadar ode paketleriyle ama keske turk telekom ya da diger sirketlerin yazlik adsl kampanyasi olsa, bir telefonla 1 ya da 2 aylik baglanti saglansa sadece, hemen bir telefonla da o baglantiyi kapatip o 2 ayin baglantisi odenebilse. Ya da daha iyisi evinizdeki mevcut adsl hattini dondurup yazliktaki hatti aktive etme olsa 1 ya da 2 ayligina gene. Rekabetle belki bu hizmetleri de gorebiliriz. Neyse tatilden cektigim fotograflari da sikca siteye koymaya calisicam. Nedense bu tatilde sikilcam gibi bir his var ama bakalim...

16 Temmuz 2005

Penceremin önünde çiçeklerim



Geçen gün yolda trafik sıkışık giderken çevremdeki binalara baktım ve hepsi çok çirkin gözüktü gözüme. Hiçbir zaman genelleme yapmak istemem ama sanırım bizim halkımızın pek görsel zevki yok, ya da bu zevk bana çok ters geliyor. Tüm bu sıkıcı gri binalar, kapalı perdeler, tamamiyle betonlaşmış bir şehir. En azından diyorum herkes penceresinin önüne bir çiçek koysa o bile sevimlilik katar, biraz renk getirir sokaklara evlere. Keşke "penceremin önünde çiçeklerim" adında bir kampanya başlatılsa, çok para gerektiren birşey değil pencerenin önüne bir çiçek koymak, gerçekten değil.

E-Devlet

Geçen gün babamın bir işi için Yargıtay'ın sitesinden dosya sorgulamamız gerekti. Sorgulama sayfasına geldiğimizde dava ile ilgili detayları girip sorgulama yapabiliyorsunuz. Buraya kadar herşey çok güzel fakat ne yazıkki dava bilgileri girilirken belli bir standart oluşturulmamış. Mesela davalı istanbul belediyesi ise kimi zaman yalnızca belediye yazınca çıkıyor, kimi zaman ise ist yazınca bazen de istanbul yazınca ve gene her biri için büyük-küçük harf alternatiflerini de girmek lazım. Tahmin ediyorum bu bilgileri adliyelerdeki memurlara girdiriyorlar ve önlerine pek de bir standart koymamışlar. En azından Mahkeme Adı kısmı da scroll down list olabilirdi, türkiye deki tüm mahkemelerin adı bellidir zaten.

Elektronik olarak sorgulama kısmında e-devlet yavaş yavaş ilerliyor ama tabi ki sağlıklı sorgulama için belli veritabanlarının tekrardan gözden geçirilmesi gerekir bence. Burada suçu kesinlikle bu bilgileri giren memurlara atmıyorum çünkü onlara bu ekstra bir yük gibi veriliyor. Memur bir de başımıza bu iş çıktı diyor. Aslında bu işin bilenine verilmesi gerekirdi ve daha sonra personele kısa bir eğitim verilerek bundan sonraki girişleri hangi formatta yapılacağı öğretilmeli. Bir de bu işi ekstradan yapan memurun biraz yalap şalap yapması da normal çünkü bu işi yaptığı için (diğer işlerinin yanısıra) hiçbir ek ücret almıyor. Türkiye'de ne yazık ki çalışanların bu şekilde sömürülmesi var. İşe girerken herkesin detaylı ve açık nokta bırakmayacak şekilde yapacağı işin kapsamını yazması lazım, eğer şirketin bu işler dışında bir isteği olursa ya başka birine yaptırmalı ya da çalışana ekstra bir ücret vermeli.

Bir de E-devlet uygulamalarının ilerlemesi için sorgulama hizmetlerinden de öteye gidilmesi gerekiyor, belirli başvuruları ve hatta işlemleri buradan yapabilmeli halk. Bu e-devlet kavramı kimilerine önemsiz gelebilir ama ufak bir örnek vererek önemini anlatmak istiyorum: Sizin sabıka kaydınızı almanız gerekiyor diyelim. Fiziksel olarak savcılığa gitmeniz gerekiyor, kendi arabanız var diyelim, arabayla savcılığın oraya kadar sürmek, otopark parası, form satın almak, tekrar arabaya binip evinize dönmek (ha bir de bunları yaparken bir de sıkışık trafiğe bir araç daha eklendi, çevre biraz daha kirlendi) Hele bir de köyde falan oturuyorsanız demeyin yol çilenize. Burada kişi başı herşeyi toplasan en az 10 milyonluk bir masraf artı zaman kaybınız. Bunlar ufak hesaplar diyorsanız bu sayıyı hergün savcılığa bu talep için giden insanlarla çarpmanızı öneririm, milyonlarla çarpınca inanın küçük hesaplar büyük karlara dönüşüyor. Şu anda (neyse ki) savcılık kaydına memur bilgisayardan bakabiliyor ve fazla sıra beklemeniz gerekmiyor. Umarım yakında bu servisi internet üzerinden de sunabilirler. E-devlet konusunda devlet ilk adımları atıyor ama esas kullanışlılığının sağlanması için daha büyük adımların atılması gerektiği de bir gerçek.

15 Temmuz 2005

Alti Ustu Tasarim

Sitesinde Mehmet dogan beyin yazisini okuyunca ben de bir seyler yazmak istedim. Oncelikle kendisine gelen maillere deginirsek, Turkiye'de 2 yaklasim var; birincisi turkler bir bok yapamaz inanci ve batiyi gozlerinde buyutme meraki, ikincisi ise bazen benimde farkinda olmadan yaptigim, eger guzel takdire sayan isler yapiliyorsa bunlari "aa ne guzel yapmislar" diyerek gecmek hicbir takdir mesaji birakmadan. Sitesinde yazdiklarina katilmayan 3-4 insan posta atiyorsa, sitesini sikca ve begeniyle izleyen yuzlerce de sessiz kisi var ama takdir etmeyi bilmedigimiz icin yazar sadece negatif geri donusleri okuyor.

Telekinetik maymun yazisindan sonra dusundum ve bu teknolojinin kullanilacagi alanlar icinde bilgisayarlarla direkt iletisim kurulmasi cok olasi, sesle iletisim yillardir deneniyor ve hala elle tutulur bir basari orani yok "bir cip taktirip :)" acil windows, kapan windows demek gayet olasi olabilecek. Hatta ileride "cipli bilisimci" "sade bilisimci" kavramlari olucak ve cipliler daha yuksek maas alabilecek, ofislerde calisanlar IT calisanlarina "windows mavi ekran gosterdi dediginde cipli bilisimcimiz emin adimlarla dur bi de ben konusiim sununla" diyebilecek :) Aslinda saka gibi gorunse de yanlis hatirlamiyorsam engelli bir ingiliz bilimadami (biyoelektronik konusunda uzman) koluna taktirdigi bir cip ile labratuarindaki kapilari otomatik olarak yaklastiginda actirabiliyordu ve bunu ben iki yil once okumustum yanilmiyorsam.

Bir de yirtinip bir seyleri oturtmayi deniyenlerin karsilastigi direnc var, "burasi turkiye, imkanimiz bu, ya sev ya terket" mantigi. Hayir kardesim burasi turkiye ve su anki imkanlarinizla beni yetistirdiniz, benimde hedefim ulkem icinde ki imkanlari olabildigince arttirmak kendi cocuklarim icin. Belki akintiya karsi yuzuyorum ama en azindan umutsuzluk ve piskinlik icinde kaybolmuyorum.

Babam ben ilk interneti kullanmaya basladigimda bana "oglum amerikadaki sitelere cok baglanma, cok yazar veya birseye internetten bakiim dedigimde ama bugun pazar acikmidir ki" diyordu. Cok degil 4 yil sonra bugun bana hadi oglum bizim ofisede kablosuz ag kursana diye basimda, ben ya senin ihtiyacin yokki orada deyip agzini yokladigimda, nedenmis o diye savunabiliyor kendini. Demekki bunlarin hicbirinin aslinda "turkiye'nin durumu" ile ilgisi yok, hersey "kendini gelistirebilmek" ile ilgili.

O yuzden hic aldirmamak lazim "turkiyenin imkanlari bu"cularina. Birakalim onlar kendi imkanlarinda yurusunler biz yeni imkanlarimizi insa ederken, bize golge etmesinler yeter.

Vazgeçtim

Sitemi wordpress te kendi sunucumda yayınlamaktan vazgeçtim, bunun sebeplerinden biri google'a bağımlı olduğu için blogger arama yapıldığında direkt çıkıyor, birde buraya tatil resimlerini koyduğum için (çoğu yüksek çözünürlüklü) oldukça yer kaplıyorlar ve hello'dan bunu yapmak daha kolay geliyor, hiç kendi yerimi harcamadan. Wordpress gerçekten çok güzel gerek kategori özellikleri olsun gerekse tag imkanı olsun ama genede sayfamı seviyorum. Blogger'ın yakında kategorileri açacağına ve tag imkanı sunacağına inancım sonsuz :)

11 Temmuz 2005

Benim güzel web servisim

Yılda 30$a domain name artı şu starter planını sunan webhostingim bugün bana bir email atarak, biz sizin başlangıçta 50 MB olan kapasitenizi 500 MBa, 1GB aylık trafiğinizi 5 GB a yükselttik, size fantastico eklentisini sunduk (webdeki en güzel php scriptlerinin toplandığı bir eklenti) bir de ek olarak kuvvetli bir antivirus ekledik ve bunların hepsini bedavaya yaptık diye bir mail gönderdi. Ben "aa ne iyi adamlar diye donakaldım"

Tam da bugün blog kardeşliği toplantısında blogger ın eksiklerini konuşurken, wordpress yüklemeye yeltenmiştim ama kendi kendime ya 50 Mb hemen biter resim upload edince birde tekrar otur php ile uğraş da kur, çok uzun iş diyordum kendime. Şimdi ki derdim ise bana alternatif olarak sunduğu wordpress, pmachine, b2evolution veya nucleus dan hangi birisini beğensem de yüklesem oldu 2 tıklamayla. Birde blogger daki postları ben nasıl taşırım, otomatik bir yolu varmıdır? Yıpranırmıyım derdi var.

bir iki gün bunlarla uğraşıcam demektir bu...

10 Temmuz 2005

Tekrar aşk

tekrar aşk

tekrar sevebilcekmiyiz
hiç sevilmemiş gibi
tekrar güvenebilcekmiyiz
topraktan yeni çıkan fidanın
dünyaya güvendiği gibi

nefes alabilcekmiyiz
kör gecelerde
yoksa sadece
düşünecekmiyiz anılarımızda
düşünülmemesi gereken
onca şey arasında

üzmek ve üzülmek
o kadar bağlı ki birbirine
keşke sevmek ve sevilmek de
bağlansaydı böyle

9 Temmuz 2005

Yahoo search ve yeni rüya

Yahoo'da deliler hastanesi diye arama yapan biri benim sayfama ulaşmış. İlginç.

Bugünkü rüyamda odamın panjurlarını otomatik açmak için bir uzaktan kumandası vardı, çok hoşuma gidiyordu, sabah uyanır uyanmaz (benim Türkiye sabahım genelde öğlen 2-3 gibi oluyor) basıyodum düğmesine mis gibi güneş ışığı giriyordu bahçeyi falan görüp huzurlu uyanıyordum. Bahçe katında olduğu için odam her gece kapatmak zorunda kalıyorum panjuru güvenlik açısından. Bizim üst kattaki panjurlarda gerçekten uzaktan kumandalı, anneme bu fikri sordum, dedim sabah uyanıp düğmesine basmak zor oluyor benimkilerde keşke kumandalı olsa üst kat gibi dedim, o da haklısın zor tabi uyanıcan da 2 adım atıp düğmesine basıcan, senin işinde zor onu nasıl düşünmedik biz dedi :)

Aslında ben bir de zamanlayıcı koymalı diyorum, akşam manuel kapatiim ama her sabah belli bir vakitte otomatik açılsın, saat 11 de mesela. Böylelikle düğmeye basmama da gerek kalmaz hem de daha kolay uyanırım güneş ışığıyla. Bu zamanlayıcı fikrini henüz anneme açmadım, alıştıra alıştıra.

Bonsai


Bugün kendime Bonsai aldım, odama da yakıştı doğrusu. Camona tipinde bir bonsai kendisi. Sürekli yönünü çevirmek gerekiyormuş, böylelikle aldığı ışık bakımından eşit büyüyormuş her tarafı, 15 cm birşey topu topu zaten. Hergün sulanacakmış, bir de sıvı besinini aldım bunun. Bakalım ben California'ya dönğünce kim bakacak buna.

Adını da Shinsaku koydum, en sevdiğim japon arkadaşımın adıydı California'da.

7 Temmuz 2005

Tablet PC hafıza kaybını önleyen yama

Microsoft tablet pc sürümünde kullandıkça hafızayı sömüren ve kullanıcıyı yeniden başlatmaya zorlayan bir sorun vardı, bu sorun şu yama ile giderilmiş. tablet PC sahiplerine duyurulur. (keşke tablet pc ler içinde alternatif bir işletim sistemi olsaydı)

Internette haberin güncelliği

Bugünkü saldırı haberini msnde bir arkadaşımdan öğrendim. Normalde her sabah feeddemon adlı program ile gazeteleri okuyorum, 2 kaynak var okuduğum, ntvmsnbc ve radikal. Bu ikininde rss feedinde yoktu bu haber olayın üzerinden saatler geçmesine rağmen. Radikalde hala yok demekki websiteside gazete mantığıyla günlük yenileniyor, ntvmsnbc'de haber vardı sitelerinde ama inanılmaz yavaştı açılması, demek ki yoğun bir akış vardı ve site bunu kaldıracak kadar iyi tasarlanmamıştı. Rss haberinde hala yoktu. Bu haberi gene en hızlı ve çabuk olarak http://www.internethaber.com sitesinden öğrendim. Sayfalarda hızlı açılıyordu, keşke Rss feedleri olsaydı.

Internet güncel haber için en uygun platformdur, keşke buna haber site sahipleri ve gazete sahipleri de gereken önemi gösterebilse.

Londra'daki terörist saldirilar gerçekten üzücü. Yasanan can kayiplarinin disinda bu saldirinin G8 zirvesine denk gelmesi ve genel kamaoyu ilgisinin fakir afrika ülkelerinden tekrar teröre ve korkuya kaymasi da bir o kadar üzücü. Tüm dünyada belli bir yasam standarti olmadan yasam akip gidecek. Avrupa birliginin çatirdamaya baslamasi ve hala EU ülkelerinin bunu sadece ekonomik bir birlik olarak görmeleri üzücü. Halbuki EU farkli kültürlerin, birbirleriyle yillarca savasmis halklarin da bir gün ayni çati altinda dayanisma içinde yasayabilcegini dünyaya kanitlayabilcek harika bir örnek olabilirdi ama hala sosyal bir birlesme söz konusu degil. Tüm dünya halklarinin ayni düzeyde yasamasi cok uzak bir ütopya hala.

5 Temmuz 2005

karmasik

bazen dunya o kadar karmasik ki
kendi karmasikligimi unutturuyor

yasam o kadar uzun ki
doldurmak guclesiyor

bazen seni o kadar uzun bekliyorumki
bekledigimi
neden yasadigimi
unutuyorum

sonra cok iyi hatirliyorum
cocuklugumu
boyle degildi diyorum hayallerim

yatagimda donerken
sarilacak yastik ariyorum
simseklerle ask tahminleri oynuyorum

bazen o kadar karmasigimki
dunyanin icinde kayboluyorum
sonra kaybolmaktan korkuyorum
birlikte saklanacak birisini ariyorum

30 Haziran 2005

Googledan inanılmaz iki hizmet

Birincisi ve beni en çok heyecanlandıran Google Earth. belki Keyhole'u duymuşunuzdur, uydu görünüleriyle dünyayı dolaşabildiğiniz ama paralı bir servisti. Şimdi google bunu satın almış ve kendi programını yapmış ama inanılmaz tabii. USA için çok kapsamlı, direkt uydu resimleri üzerinden adresten adrese nasıl giderim çizerek gösteriyor ve hatta layerlar sayesinde görüntülenen bölegedeki tüm otelleri, yemek yenicek yerleri uydu üzerinden gösterebiliyor, ama türkiyedekinde İstanbulun çok detaylı uydu fotoları var sadece ama bu bile inanılmaz. Buradan evimi buldum ve tanıdığım tüm yerleri işaretliyebiliyorum, bu adreslemede yeni bir çığır aslında tüm dünyayı dolaşabiliyosunuz uydu resimlerinden. ne yazıkki her şehir yüksek çözünürlüklü ve detaylı değil, türkiyede istanbul ve ankara var yalnızca (istanbulun da önemli bir iki kısmı hala düşük çözünürlükte) ama zamanla bu tüm dünyayı kapsayacak. En son siteye girdiğimde henüz beta sürümünde olduğu ve çok fazla kullanıcı patlaması olduğu için downloadu dondurmuşlar ama dosya bende mevcut ilgilenenlere email ile atabilirim. Hmm söylemeyi unutmuşum bu servisi kullanmak bedava :) Birde Irak,taki savaş nedeniyle Irak'ı da detaylı almışlar ve bizim sınırdan detaylı olarak mardin çevresindeki köyleri, ırak sınırını görebiliyorsunuz. Evler, camiler, arabalar bile net seçilebiliyor! Daha bir çok özelliği var (belli USA şehirlerinde 3 boyutlu şehirler vs.)

İkinci inanılmaz servisi ise Google prints. burada da google dakiler 1000 lerce kitabı tarayıp OCR yardımıyla aranabilir hale getirmişler ve hatta bu kitapların birkaç sayfasını okuyabiliyorsunuz ve istediğiniz kelimeyi aratabiliyorsunuz! Mutlaka deneyin. Bu hizmet de bedava bu arada.

Sitesinde google haberi vermeyenlerden olmak isterdim ama dayanamadım...

Son söz: Seni seviyorum Google.

27 Haziran 2005

neden yazmamiz gerekli?

Binlerce senelik bir kulture sahip olmamiza ragmen gecmisimiz hakkinda o kadar az sey biliyoruzki. Bunlar?n hepsi bir yana cogu zaman onceden kesfettiklerimizi unutup yeniden kesfetmek zorunda kaliyoruz dunyayi. Tez yazanlar turkce kaynak yetersizligini ve varolan kaynaklara ulasimin zorlugunu bilirler. Artik planli bir sekilde yazili topluma gecis yapmamiz sart. Belki ortaya "cop" dedikleri kendilerine gore ise yaramaz bilgilerle doluyor dunya, ama aralarinda mutlaka cok yararli seylerde cikiyor. Bunlarin internet ortaminda sonsuza kadars saklanmasinda ne gibi bir sakinca var peki? Okunacak hicbirseyin olmamasi daha mi iyi? Sadece gazete ve dergilerin bizim icin "sectiklerini" mi okumali, TV de gosterilenlerimi izlemeliyiz? Bu kadar insan hicbir kazanc olmadan neden bu kadar zaman harciyor, bu kadar yasadiklarini yaziyor? belki her insanin icinde artik ogrendiklerimi paylasma istegi vardir, belki her insan artik seffaf olarak yasadiklarini ve duygularini dile getirmek istiyordur? belki cogu bunu yazarken tecrubesiz ve sIkIcIdIr ama yazarak kendilerini gelistirmelerinde ne sakinca var? Google neredeyse sinirsiz hard disk kapasitesi sundugu gmail ve blogger hizmetlerini neden bedavaya sunuyor? Bu belki yeni bir paylasimin habercisi olabilirmi? Belki de internet artik sadece müzik ve video paylasimi yapilan bir ortamdan ote kisisel bilgi ve duygularin poayasildigi bir ortama dogru ilerliyordur?

Diyelimki bir tez yazacaksiniz, arastirma yapiyorsunuz internette, dünyanin en gelismis kutuphane sistemlerinden birine girdiniz, dunyadaki bircok kutuphane ile sanal olarak birlestirilmis devasa bir kaynak. Eger ogrenci iseniz ve iyi bir okuldaysaniz bu kaynaklara ucretsiz ulasabilirsiniz. Peki ya herkes bu kadar sansli degilse, ya engineering village a uye olmasi gerekiyorsa, ya turkce kaynak gerekiyorsa? Peki tez yazan butun blog yazarlari tezlerini sitelerinde yayinlasalar ne olur? Google dan bir kelime aratmasi yakininda olsa bu tezler mesela? Hmm... peki ya ulkemizdeki butun üniversiteler deseki tezinizin kabul edilmesi icin sadece bu teze ozel bir blogger sayfasi acilmasini sart kossa. Artik tez yazan insanlarin yuzde 90i tezlerini bilgisayarda yazdiklerina gore bedavaya actiklari bu blogger servisinde sadece copy paste yapsalar nasil olur? Peki bunun maliyeti ne kadar? Bedavami? Ulkemiz universitelerine kulfeti nedir? Sifir mi? Hmm yani kaynak yetersizligi denemez buna, devletimizin imkanlari yok da denemez. Peki bu internetteki turkce kaynaklarin sayisini arttirirmi? Peki bu dogudaki universitelerimizde okuyan ogrencilerin daha kolay ve guncel bilgilere ulasmasini saglarmi bilgisayarlari basindan? Bu bence iyi bir fikir. Ulkemizde tüm universitelerin tezlerini arastirmak istesek ne kadar zaman harcariz? Google da kelime aratmak kaç dakikamizi alir? Bunun icin bir yatirima gerek var mi? Sadece düsünmek yeterli oluyor o halde. Ben lisans tezimi yakinda buraya koyuyorum ve lisans üstü tezimide (ne yazik ki o ingilizce olucak) bu sene yazmaya basliyorum ve yazdkca bolum bolum koymayi planliyorum.

Blogger furyasi yakinda sona ericek diyen gazete sahiplerine, acaba bizim tezlerimizi gazetenizde bedavaya yayinlayabilir misiniz? hayir mi? peki o zaman blogger olsun.

babam

Bugun babam fenalasmis, annemin telefonuyla acile gittim. Su anda durumu iyi biraz atesi vardi ama doktorlar tahlil sonuclari temiz cikti dediler ve atesin nedenini bilemiyorlar, yolda gelirken bayginlik gecirmis. 6 saat hastanede bekledikten sonra eve getirdik durumu iyi, atesi dustu ama umarim bunun altindan ciddi birsey cikmaz. Kisa zamanda tam bir check-up dan gecmesi lazim.

25 Haziran 2005

her gece

her gece erken yaticam bu sefer deyipde 3-4den önce yatmamak Istanbul'a ozgu bisey benim icin. San Jose'deki duzen Istanbul'a gelince kayboluyor. Her gece yatmadan sigarayi birakicam ben yarin demek gibi birsey (kesin birakicam)

24 Haziran 2005

kırmızı çizgiler

ilerisindeyim
bakamadığım gökyüzünün
kırmızı çizgiler önümüzde
yollar var aramızda
bir türlü kesişmeyen
hayal ediyorum
paylaşamadan
uzun bir yolculuk bu
kilometrelerle değil
yıllarla ölçülen
kırmızı çizgiler var
tanımadığımız insanlar
beyaza boyuyorum
gökyüzünü
kalbim hala kırmızı
siyaha boyuyorum
kalbim hala kırmızı




not: lütfen yorumu okuyun

13 Haziran 2005

Yeni rüya

Bu gece yeni bir rüya daha gördüm. Bu karmancorman bir ruyaydi gerci. San Jose'deki odam tarzi bir yerdeyim ama ranza tipli yatak var odada. Odada ben varim 1 kiz var hatirlayamadigim, zeren orada bir de eski oda arkadasim alman cocuk var. Biz otururken birileri geliyor odaya, beyaz uzun sacli bir adam ve yardimcisi. Sonradan benim odam deliler hastanesi gibi bir yerde hucre odasina donusuyor birdenbire. Bu adamlar bizimle doktor gibi konusuyorlar ama ben hissediyorum bir seylik var sevmiyorum adamlari hic hatta odadan cikinca arkadaslara diyorum bu adamin yuzunu tirmiklamak istiyorum diye (tirmiklamak? ben?)

daha sonra kapaiyi acik unutuyolar bir dahaki gelislerinde, bende hadi cikalim diyorum, Zeren ve alman cocuk cesaret edemiyor, ben ve kiz cikiyoruz. Koridorlar labirent gibi ama en sonunda cikiyoruz. Ciktigimiz yerde cadde ustundeymis, boyle eminonu meydani tarzi bir meydana cikiyoruz, kosup kaciyorum ama hissediyorum ki kactigiimizi farketmisler. Ben kosturuyorum ama birden farkediyorumki kiz yanimda degil, heralde baska bir yoldan kacmayi deniyor deyip vapura biniyorum. Vapurda 2 tane adam var, yuzleri tanidik, bana yardim ediyorlar, biletimi falan aliyorlar. Vapur hareket etmeye basliyor, tam giderken (bu arada vapur otobus ya da trene donusuyor)arkadan o doktor ve yardimcisinin etrafa bakarak ilerlemeye basladiklarini goruyorum, iyice koltuga gomuluyorum saklanmak icin ama yeterli degil biliyorum. Onumde bana yardimci olan 2 adam var, anliyorlar bir seyden cekindigimi. Doktor goruyor beni tam uzerime dogru gelirken o 2 adam doktorun onunu kapatiyorlar, oyle saklabanliklar yaparak onunde bana ulasmasini onluyorlar. Sonra bu doktor bozuntusu bana uzaniyor bende saclarini tutup cekiyorum (ruyanin en eglenceli kismi) sonra bir sekilde bu doktor ve yardimcisi bir olay cikmasini istemiyorlar ve otobusten atiliyorlar( vapurdu, trendi en son otobus oldu) Ondan sonra ben ve bana yardim eden 2 adam seviniyoruz falan, ruyada boyle bitior. Hala kabus tadina ulasamadim ama en azindan ruyalarima daha bir kovalamaca, heyecan falan girdi. hayirisi.

11 Haziran 2005

Hayalimdeki palm veya pocket pc

Treo 650 yada Hp nin pocket pcleri gerçekten güzel, bol özellikli (treo da wifi olmaması büyük bir eksik gerçi) ama adamlar şunu düşünemiyolar.. Cihazlar hala çok büyük. Tamam iş hayatında ceket cebine atabilirsin ama gece dışarı çıkarken günlük hayatta öyle birşey taşımam ben. Bu yüzden şöyle bir şey düşündüm :

Treo'nun içinde sadece telefon özelliği taşıyan küçük ve ince bir cep telefonu, bu iki modüler olarak birbirine entegre olucak. Adam gündüz treo yu tüm özellikleriyle kullanırken gece çıkarken treo'nun içinden çıkaracak öbür ince telefonu. öbür telefonda sadece sim kartı yuvası olsa bir tek telefon görüşmesi yapmaya yarasa olur, sabah adam gene bunu treonun içine takarak tüm özellikleriyle kullanabilecek.

İşte hayalimdeki palm bu... Şimdilik çift sim kart alıp geceleri öbür telefonla dolaşmaktan başka çare yok ama birgün bu da olmalı bence.